#
Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi - İSTANBUL

Tarihe tanıklık eden, eşsiz güzelliği ve etkileyici mimarisiyle her döneme etki etmiş Ayasofya, İstanbul’un Fatih ilçesinde, Sultanahmet semtinde yer almaktadır. 
Ayasofya, İstanbul’un en önemli kent simgelerinden biridir. Şehrin farklı dönemlerinde kent için önemli bir sembol haline gelen Ayasofya, birçok dönem geçirmiştir. Dünyanın en çok ziyaret edilen yerleri arasında bulunan Ayasofya, birçok kültüre ev sahipliği yapmış, toplumun önemli olaylarında rol oynayarak sanat ve mimarlık tarihi, insanlık tarihi bakımından son derece önemli bir yapı hâline gelmiştir. Kelime olarak, “Aya”, “Sofya” yani “Kutsal Bilgelik” anlamına gelen yapının inşaatında 10 bin işçinin çalıştığı, bir servet ödendiği bilinmekle birlikte, yapımında eski tapınaklardan gelen bazı taşlar ve sütunlar kullanılmıştır. 
İlk Ayasofya inşaatı, Büyük Kilise (Megale Ekklesia) adıyla, I. Constantinus tarafından başlatılmış, 337-361 yılları arası II. Constantinus tarafından tamamlanmıştır. Aya İrini Kilisesi yakınına inşa edilen ilk Ayasofya bazilika işleviyle kullanılmıştır. Latin mimarisi stiliyle, ahşap çatıya sahip olan Ayasofya, çatışma ve isyan çıkması sonucu yakılarak yok edilmiştir. İkinci Ayasofya’nın II. Theodosius’un emriyle inşasına başlandığı bilinmektedir. Mimar Rufinos tarafından inşa edilen ikinci Ayasofya, yine aynı mimari düzende yapılmış ancak bir ayaklanma sonucu yıkılmıştır. 

Üçüncü Ayasofya, yani günümüzde bilinen Ayasofya’da, ahşap yerine yapımında çevre şartlarına uygun, ateşe dayanıklı tuğla kullanılmıştır.  İki farklı kiliseden sonra yapılan bu sonuncu Ayasofya, Justinianus tarafından çağırılan iki mimar tarafından (Trallesli Antemius ve Miletli Isidoros) plana göre yapının inşasının mümkün olmadığı söylenmiştir.  Ancak Justinianus, 23 Şubat 532 yılında kilisenin inşasını başlatmış ve 27 Aralık 537 tarihinde kilise ibadete açılmıştır. Bizans döneminde bir kez çöken kubbe, Mimar Sinan’ın yapıya payandaları eklemesi ile bir daha hiç çökmemiştir. İnşa edildiği dönem piramitlerden sonra dünyadaki en büyük bina olan Ayasofya’nın kubbesi, bin yıl boyunca en yüksek ve geniş kubbe olarak kabul edilmiştir. Bu tarihten sonra birçok sefer çeşitli sebeplerle Ayasofya, dönem dönem zarar görmüş ve restore edilmiştir. Tüm bu restorasyon çalışmalarına rağmen 15. yüzyıla gelindiğinde harap bir hale gelmiştir. 29 Mayıs 1453’te 2. Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle beraber Ayasofya camiye çevrilmiştir. Ahşap bir minare eklendikten sonra, Osmanlı Devleti döneminde muvakkithane, türbe, kütüphane ve şadırvan gibi birçok ekleme yapılmıştır. Ayasofya, 1934’te Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlı bir müze haline gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle mozaiklerin ortaya çıkarılması, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi gibi bazı restorasyon çalışmaları yapılmıştır. Tekrar cami olma süreci 2005’te başlatılan yapı, 10 Temmuz 2020 tarihinde tekrar cami statüsüne döndürülerek, Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi adını almıştır.

Her şeyden önce boyutu ve mimarisiyle çok önemli olan Ayasofya, kubbe, tonoz ve kemerlerin oluşturduğu karmaşık, sofistike sisteminin ne kadar etkileyici olduğunu göstermektedir. Antik Çağ’da eşi benzeri görülmemiş bir mimari düzene ve sisteme sahip olan bu yapının inşası sırasında duvarlarda harç kullanılmış, bu sebeple zarar gören kubbenin taşınabilmesi için, duvarlar yeniden dikleştirilmiştir. Bu kadar hassas çalışmaya rağmen, kubbe ağırlığı sebebiyle yüzyıllarca problem yaratmış, bu problem dışarıdan eklenen payandalarla çözülebilmiştir. İç yüzeylerde, mermerler, porfirler ve altın mozaikler yer almaktadır. Bir Bizans mimarisi örneği olan Ayasofya; Pagan, Katolik, Ortodoks ve İslam etkilerinden sentezlenmiş bir yapıdır. 

Ayasofya tek bir yapı değil etrafı dolu olan kompleks bir yapıdır. Burası sadece ibadet edilen bir yer olarak kullanılmamış, aynı zamanda politik ve siyasi işlevler için de kullanılmıştır. Ayasofya’yı meydana getiren dış ve iç mekanlar bulunmaktadır. Dış mekandaki yapılar, minareler (ilk olarak ahşap olarak yapılan, sonrasında yıkılan ve yerine günümüze kadar korunagelmiş tuğla minare), sebiller, türbeler ( III. Murad, II.Selim, III. Mehmed, Sultan İbrahim ve I. Mustafa Türbeleri), şadırvan, sıbyan mektebi, hazine odası, muvakkithane ve imarethanedir. İç mekân yapıları ise, mozaikler (Aleksandros, Apsis, Bema, Deisis, Komnenos, VI. Leon, Pandandif, Papaz Odası, Sunu, Tympanon ve Zoe Mozaiği), mihrap, minber, İslam dünyasının en büyük hat levhaları, hünkar mahfili, müezzin mahfili, kütüphane, omphalion, mermer küpler, dilek sütunu, 9. yüzyıldan kalma Viking yazısı, kapıları (Vestibül, İmparator ve Mermer Kapı) ve Dandolo’nun mezar taşıdır.

Ayasofya, şehirdeki en eski yapılardan biri olması, asırlık bir geçmişi bulunması, boyutları ile kent siluetine yön vermesi, fethin sembolü olması, Hristiyan inancındaki önemi, konumu itibariyle stratejik bir yerde olması, dönemlerinde siyasi ve sosyal güçleri olması sebebiyle çok önemli bir yapıdır. Farklı din ve milletlerden toplumlar, Ayasofya’nın bir takım sembolik değerler kazanmasına neden olmuştur. Ayasofya, kültürel mirasımızın en önemli parçalarından biri olup mekanın derinliği, ruhani yoğunluğu, mistik havası ve yoğun tarihi geçmişiyle her zaman keşfedilmeye açık bir yerdir. 

Arkeolog Asena Özge YAŞAR